LBT’nin “Kapalı” oyunu, online prömiyerin ardından seyircisiyle yüz yüze buluşuyor
Eklenme Tarihi: 09 Ocak 2022

“İnsanlar iki durumda yaşlanmıyor anılarda Nefise, biri erken ölünce, biri de göç edince…”

Böyle diyor Aliye Ummanel’in yazıp yönettiği “Kapalı” oyununda, Osman Ateş’in canlandırdığı, Agop karakteri…

Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nun sahnelediği “Kapalı”, izleyenlerin hafızasına kazınabilecek bunun gibi pek çok çarpıcı monologdan oluşuyor.

Oyun, oldukça evrensel bir konuyu, göçü ve savaşı, Kapalı Maraş üzerinden anlatıyor. Anlatım o kadar evrensel ki, isimleri ve mekanı metinden çıkarsanız, oyun savaş ve zorunlu göçlerin yaşandığı tüm coğrafyalardan duyulan bir yankıya dönüşüyor.

“Kapalı” projesiyle hem pandemi koşullarında oyun oynayabilmenin yolunu bulduklarını, hem de söyleyecekleri ilk sözü belirlediklerini söyleyen Ummanel, “Kapalı oyunuyla, iki kapalılık buluştu” diyor…

Pandemi dönemine hakim olan, “sıkışmışlık”, “bekleyiş” , “özlem” gibi duygular da, “Kapalı”nın anlatımıyla birebir örtüşüyor. Zaten oyun, sokağa çıkma yasağının olduğu günlerde, yazarın da bu hisleri çokça yaşadığı bir ortamda hayat bulmuş.

Aliye Ummanel oyunu, “Seyircisiz var olamayan, anlamından yoksun kalan bir sanat için geleceğin nasıl bir sürece gebe olduğu” soruları arasında, “sağlıklı kalabilmenin bir yolu”nu bulmak adına yarattığını anlatıyor, “pandeminin getirdiği durma hali olmasa Kapalı ortaya çıkar mıydı bilmiyorum” diyor…

Oyuncular ve seyirciler için risk yaratmamak adına monologlar halinde tasarlanan “Kapalı”, Mart ayında, pandemi koşulları sebebiyle ilk önce online olarak sahnelenmişti.

Aliye Ummanel, 8 Aralık’ta seyirciyle yüz yüze buluşan ve 12 Ocak’a kadar sahnelenmeye devam edecek “Kapalı” oyununa ilişkin Türk Ajansı Kıbrıs’ın sorularını yanıtladı.

 

“İYİ KALMANIN YOLUNU BULMUŞUM”

Kapalı, pandemi sürecinde, sokağa çıkma yasaklarının sürdüğü günlerde hayat buldu ve online şekilde izleyicisiyle buluştu. Oyunun doğduğu bu ortamı sorduğumuz Ummanel “Bugünden o döneme bakınca, iyi kalmanın yolunu bulmuşum diyorum” diye yanıt veriyor.

“Kapalı kalmak bizler için sanatımızdan uzak kalmak demek. Bizim sanatımız sadece karnımızı doyurduğumuz meslek alanımız değil, aynı zamanda dilimiz, sözümüz, kendimizi ifade ettiğimiz, bunların da ötesinde var olduğumuz, yaşadığımız alan” diyerek devam ediyor ve şunları söylüyor:

“DURMAK, BİRİKTİRMEKTİR, DEMLENDİRMEKTİR, DERİNLEŞTİRMEKTİR”

“Dolayısıyla o süreçte hem kendi varlık alanım, hem de sanatımın varlık alanıyla ilgili endişeler, düşünceler içindeydim. Seyircisiz var olamayan, anlamından yoksun kalan bir sanat için gelecek nasıl bir sürece gebeydi?

Bununla beraber, seyirciyle aynı mekânda buluşamadığımız, bu buluşmaları devam ettirmek için geçici yollar bulduğumuz aylar boyunca, bir yandan da ‘durmanın’ sanatçı için önemini yeniden hatırladım. Durmak, biriktirmektir, demlendirmektir, derinleştirmektir. Yani aslında sanatın, yaratıcılığın devam ettiği bir dönemdir. Hatta gereklidir. Bizler, kapitalizmin de dayatmasıyla, yaratıcı değil ‘verimli’ olmaya teşvik ediliyoruz. Oysa sanat, günümüzün algısında olduğu gibi sadece bir üretme alanı değil, bir yaratma alanıdır. Durmak da, yaratma sürecinin önemli bir parçasıdır. Tohumun ekildiği, filizlenmeye zaman bulduğu, düşün kurulduğu, hayalin görüldüğü topraktır. Ben işte tüm bu düşünceler ve hallerle geçirdim o uzunca ayları. Bu haller olmasaydı da ‘Kapalı’ yazılır mıydı, bilemiyorum.

“KAPALI OYUNUYLA, İKİ KAPALILIK BULUŞTU”

İkinci kapanma dönemiyle birlikte ekip olarak bizler neredeyse bir yıldır sanatımızı icra etmekten uzak durumdaydık. Kapalı projesiyle beraber hem pandemi koşullarında oyun oynayabilmenin yolunu bulmuş olduk hem de söyleyeceğimiz ilk sözü belirledik. Bu söz duygusuyla beraber geldi: Özlem. Uzak kalmanın, alıkonulana ulaşamamanın, kökünden olmanın acısını anlatacaktık. Kapalı Maraş kısmen açılmıştı ama bu eylem, biçim ve yaklaşım itibarıyla yaraların açılmasından başka bir şey değildi. Kendi kapalılığımızın ardından ilk sözümüz de bu olacaktı. Belki de şöyle diyebiliriz: Kapalı oyunuyla, iki kapalılık buluştu.”

“TİYATRO EYLEMİN SANATI, DURMANIN DEĞİL”

Pandemi sürecinde dünyada da bazı tiyatrolar oyunlarını online şekilde seyirciyle buluşturma yoluna gitti. Öte yandan oyuncu, eser, hareket kadar seyirci ve seyir mekânı da tiyatronun vazgeçilmez unsurlarından… Ummanel, oyun temsilini canlı şekilde yayınlayarak bu konuda belli bir duruş sergilemiş oldu. Peki, oyunun bir monitör arkasından izlenmesiyle ilgili düşünceleri neler? Ummanel bu soruyu tiyatronun durmanın değil eylemin sanatı olmasıyla, şu sözlerle anlatıyor:

“Aynı mekân içinde bulunmak, aynı atmosferde bir anı paylaşmak seyirci ve tiyatro sanatçısı için bu sanatı kendine özgü kılandır. Ama bu dönemde dünyada tiyatrolar oyunlarını internet ortamında paylaşmak durumunda kaldılar. Bunun da nedenlerini anlayabiliyorum. Lefkoşa Belediye Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmenliği görevimin devam ettiği dönemde, 2020 yılının Mart ayında kapanma gerçekleştiğinde ben de hemen arşivimizden oyunlar paylaşma yoluna gittim. Çünkü tiyatro sanatı başlı başına umudu yaratan bir alan. Eylemin sanatı, durmanın değil. Hem seyirciye moral vermek hem de devam etmek içindi bu çaba. Ancak bu süre uzadıkça, dediğin gibi dünyada, online mecrada yapılan işler arttı. Ben bu mecrada sadece arşivden oyunların paylaşılması taraftarı oldum. Çok iyi anlıyorum bu girişimleri; çünkü bizim sanatımız seyircisiz var olamıyor ve seyirciyle o bağı hep canlı tutmak gerek. Tiyatrolar da bunu yaptı.

Benim duruşuma gelince, bu belirsiz dönem içinde sakin kalmanın, biraz uzak açıdan, daha geniş bir zamandan bakabilmenin hallerini aradım. Korku ve panik içinde, var olabilmek kaygısıyla varlık biçiminden yitirmek tehlikesine karşı soğukkanlı olmaya çalıştım. Yani işin özeti, sanatımızın niteliğinden yitirmesini istemedim. Bizim sanatımız oyuncu ve seyirci arasında, aynı mekânda kurulan doğrudan ilişkiyi gerektirir. Bu, bin yıllardır böyledir. Dolayısıyla, ödün vermeden, o koşullar içinde mümkün mertebe buna sadık kalmak gerek, diye düşündüm.

Bana kalırsa, değişmesi gereken bizim sanatımız değil, pandemide yürütülen siyasetti. Bu durum hem hükümetler hem de yerel yönetimler için geçerlidir. Global bir salgından bahsediyoruz. Tüm yapıları, bunlarla beraber insanları sınayan bir salgın. Bir sınav. Tiyatro sanatı insanı eşiklerde, kıymetli Sevda Şener Hoca’mın tanımıyla ‘kırılma noktalarında sınayan bir sanattır’. Dolayısıyla, sanatçısı, bürokratı, siyasetçisi bu kırılma noktalarında nasıl kararlar alıyor, ona bakacağız. İlk zorlukta çark mı ediyor? İlkin sanattan mı vazgeçiyor? Çözüm bulma aşamalarında sanatı sona mı bırakıyor? Bizim ülkede tiyatro sanatı böyle bir zor döneme ne kadar hazırdı? Temeli sağlam olmayan tüm yapılar çöktü bu dönemde. Bizler, idari yönden, kadro yönünden, binalar, salonlar, yasalar, bürokrasi, siyaset yönünden ne kadar hazırdık, ne kadar ayakta kalabildik bu sınavda? Önemli olan bunlar. Bu salgın en başta altyapının önemini gösterdi. Salon olanaklarının önemini hatırlattı. Bu konularda ne kadar yavaş olduğumuzu, bu konuların öneminin bürokrasi ve siyasi erkler tarafından nasıl kavranmadığını ya da en azından bu konuların öncelikli kılınmadığını.

Ben şahsım adına, sanatçı olmaktan, sanatımızdan ödün vermeden atlatmaya çalıştım bu dönemi. Görevim içinde de bunu uygulamaya çalıştım. Bir yıldır perde açmayan tiyatromuzun ekibi olarak bu dönemde yeni bir metni çok zor prova koşullarında sahneye taşıdık. Sahnemizde bir prömiyer gerçekleştirdik. Bu prömiyeri canlı şekilde yayınladık. Böylece oyuncumuz prömiyer heyecanını yaşadı, seyircimiz de bu heyecanı paylaştı. Bunun devamında bu yeni oyunu kayıttan yayınlamayı tercih etmedik. Şimdi salonumuzda seyircimize oynuyoruz”

“ONLINE TEMSİLİMİZDE SELAMDA KARŞIMIZDA SEYİRCİ YOKTU VE BU ÇOK BURUK BİR ANDI”

Kapalı yakın zamanda salonda seyirciyle oynanmaya başlandı. Ummanel, uzun süre sonra seyirciyle buluşmanın yarattığı heyecanı ve online temsilin yarattığı burukluğu şu sözlerle anlatıyor:

“Bununla ilgili hislerimin başında, tabii ki heyecan geliyor. İlk akşam selama çıktığımızda özellikle çok heyecanlandım. Çünkü online temsilimizde selamda karşımızda seyirci yoktu ve bu çok buruk bir andı.

Şu anda seyircinin tepkisini merak ve heyecanla gözlemeye çalışıyorum. Henüz iki temsil yaptığımız halde yazılan yazılarla, aldığım mesajlarla sanatımızın yerini bulduğunu, tamamlandığını hissediyorum. Hâlihazırda güneyden seyircilerimizle de buluşmaya başladık ve oyunun güneyde de sahnelenmesi üzerine planlamalara başladık. Bunlar özlediğimiz şeyler. Sanatımızı anlamlı kılan şeyler.”

“KAPALI, HAYATTAN YANA OLAN İÇİN YAZILMIŞTIR”

Kapalı oyunu, oldukça evrensel bir konuyu, göçü ve savaşı anlatıyor. Aliye Ummanel oyunun bu temalar yanında, yerinden edilme ve bekleme üzerine de eğildiğini anlatıyor ve şöyle devam ediyor:

“Eğer bu meseleyi insanlar üzerinden ele alıyorsak, bunlardan bağımsız düşünmemiz mümkün değil. Orada 1974 öncesi bir hayat vardı ve o hayat alıkonuldu. İnsanlar açısından durum budur. Bunun da yarattığı travmalar, etkisi geçmeyen hisler var. Bununla beraber bir belirsizlik içinde devam etmiştir oradan göç etmek zorunda kalanların hayatları. Bu da bitmek bilmez bir bekleme halini getirmiştir beraberinde.

Oyun on bir oyuncu için yazılmış on bir monologdan oluşuyor. Her birinde beklemenin bir türünü anlatan hikâyeler yan yana yürüyor. Sonunda vardıkları yer neyin yitirildiğini hatırlatıyor; hayat. O halde aslında bir ağızdan apaçık şunu söylüyorlar: Hayatı yerinden etmeyi bırakın! ‘Kapalı’, hayattan yana olan için yazılmıştır. Dostluktan, sevgiden, neşeden, birlikte var olmaktan ve kök salmaktan yana.”

“ABSÜRT, KOMİĞİ BARINDIRDIĞI GİBİ DERİN BİR UMUTSUZLUK VE HÜZNÜN DE HABERCİSİDİR ASLINDA”

Samuel Beckett’i ve absürt tiyatroyu, Kapalı’nın belkemiğinde görüyoruz. Ummanel “Başka türlüsü mümkün değildi” diyerek şunları anlatıyor:

“Beckett’te duyumsadığım, bir haldir. Benzerini bu dönemde de yaşıyorum. Biliyorsun, yaşamımız boyunca bazı yazarlarla dost oluruz. Farklı bir çağda, farklı coğrafyalarda yaşasak ve yazsak da bir tanıdıklık, bir bağ oluşur onlarla aramızda. Beckett, Kıbrıs’ta doğmuş ve yaşamış olan benim için böyle bir yazardır işte.

Maraş’ın açılmasıyla ilgili yaşadığım his, bana, Beckett’i kavrayışımda duyduğum hissi anımsattı. Bunu yaratan sadece ‘Godot’yu Beklerken’ oyunundaki beklemek teması değil, Beckett’te duyduğumuz boşunalık, anlamsızlık hissi aynı zamanda. İkinci Dünya Savaşı’nı deneyimlemiş Beckett nasıl bir anlam yitimi yaşamışsa buralarda da benzer bir his yaşanıyor. İnsana ve politikaya dair. Absürt, komiği barındırdığı gibi derin bir umutsuzluk ve hüznün de habercisidir aslında. Bir yazarın meşgalesi anlam üzerinedir ve düşün ki her şeyin anlamını yitirdiğini hissetmektedir. İnsanı bu hisse götüren koşullar vardır. İster İkinci Dünya Savaşı ertesi olsun isterse bugün. Maraş meselesinde de benzer bir boşunalık, boşluk, anlam yitimi hissi oluşmaktadır. Bu da bir kederi getirmektedir beraberinde. Gören için.

Uzun zamandır ulaşılamayan kökler vardır orada. Bekleyenler için. Bu ‘açılış’, başlı başına, aklıselim bir anlam üretme çabasında bizleri eli boş bırakıyor. Bu, samimi, insandan yana, oranın sahiplerine ve onların yaşadıklarına, hissettiklerine duyarlı bir açılış değildi.

Oyunla, Godot’yu yanımıza alıyoruz ve absürt bir hal eşliğinde her birinin teması beklemek olan hikâyelerle beraber yürüyoruz. Haritaların değil hatıraların üzerinde. Hayatı hatırlatmak için. Hayatı yerinden etmeyi bırakın, demek için.

“2 BİN 500 YILLIK TİYATRO SANATININ BAŞKA BİR ŞEYE EVRİLMESİNİ BEKLEMİYORUM”

Peki pandemi süreci sonrasında tiyatro başka bir şeye evrilecek mi? Ummanel, böyle olacağını düşünmüyor…

“Pandemi sonrasında, doğrusunu istersen pandemi ve sonrası, tabii böyle bir dönem olacaksa eğer çünkü şu anki haliyle bu bizim yeni yaşam biçimimiz, tiyatronun başka bir yere evrileceğini düşünmüyorum. Başka bir yere evrilecek olan tiyatronun girdiği bu sınavda yanında bulamadıklarıyla ilişkisidir. Bürokrasi ve siyaset. Hükümetler, yerel yönetimler.

2 bin 500 yıllık tiyatro sanatının başka bir şeye evrilmesini beklemiyorum. O hep buradaydı ve olduğu gibiydi. Salgınlar, savaşlar, global krizler gördü, ama özünde neyse o oldu. Teknolojik değişimlerle beraber deneylere girişildi ama oyuncu seyirci ilişkisi hep aslolan kaldı, öyle de kalacak. Tiyatroya değil ama tiyatro sanatçılarına düşenler var: gözünü bürokrat ve siyasetçilere karşı açık tutmak. Kendilerinden verimli olmalarını bekleyenlere karşı yaratıcı olduklarını hatırlatmak, yönetimlerin, tiyatroların imkânlarını geliştirmeleri yönünde baskı yapmak ve hep şüpheyle yaklaşmak.”